geçen akşam pendik'ten karşıya giden bir otobüsün penceresinden dışarı bakarken aklıma geldi, bu şehir ne kadar büyük ve bu randevular ne kadar küçük. on iki farklı noktanın sayfasında ayrı ayrı yenileme tuşuna bastım, gözümü saatten ayırmadım, sanki pencereyi açıp krallığı bekliyormuşum gibi. belli birkaç gün yeni kontenjan açılıyor, kalan günler kapalı bir tiyatro gibi karanlık; sabah dörtte giriyorum boş bile yok.
insan bazen kendini bu kentin sakin bir gazetesinde uzak kasabadaki bir vagona bakıyor gibi hissediyor, randevu arıyorum desem kimse inanmaz, bilet bulmak gibi. bir arkadaşıma da aynı şey oldu, sabreden derviş misali haftalarca izledi, bir gün aşımı aniden elime düştü. kafamda bunu surlarla çevrili, sıkı bekçili bir taş binaya benzetiyorum; pencereden başını uzatırsan bir gün ıslık duyarsın belki. ve şehrin kalabalıklığı, insanlarda kağıtla, sıradan seçilen zamanın kaybolduğuna dair bir kırgınlık kalıyor çoğu sokak.