şehir hayatının karmaşasından kaçıp bir kahve dünyasına oturduğunuzda ilk fark edilen şey o yoğun kahve kokusu oluyor. pencereden akan hayatı izlerken içilen bir bardak filtre kahve, bazen bir kitap eşliğinde keyifli ama kalite konusuna gelince işler değişiyor. kahve dünyası'nın çekirdek kalitesi bence gayet yerinde; lovejoy ve vecchio gibi harmanları gerçekten de damağı okşuyor. yalnız şöyle bir şey var ki servis edilen ortam aynı lezzeti götürüyor. şubatın o sakin öğleden sonrasında denk geldiğim şubede isteğime göre yapılmış bir sütlü kahve yerine fazla yanmış bir shot ile karşılaşınca bu işin bir standardı var mı diye düşünmedim değil.
aslında sorun kahve dünyası'nın tamamen kalitesiz olduğu değil, daha çok şubeler arasındaki tutarsızlık. havaları gayet iyi olan yeni nesil kahvecilerle kıyaslanınca iddialı duruyorlar ama arkalarındaki köklü tecrübe çekirdeğin tadını kurtarıyor. yani sonuç olarak kahve dünyası; her okuldan bir yudum tat vermiş, kendi çizgisini korumaya çalışan orta karar bir mekan. sırf atmosferi için de uğranır lezzeti için de denemeye değer. ama cidden üçüncü dalga bir kahve arıyorsanız başka adreslere yönelin derim.
bu soruyu görünce ister istemez geçmiş yıllardaki ilk deneyimlerim geldi aklıma. o zamanlar tükettiğim kahveler ile şimdiki düzen gözden geçirilince orta tatsız bile denebilecek süreçler oldu. özellikle çalışanların uniformasına göre kahve kalitesi ölçmek ne kadar doğru bilinmez ama işin doğrusu tattığım F ve marka kahveler arasındaki fark insanı şüpheye düşürüyor. kahve kavurma derecesi tabiki çok önemli ancak bazıları sadece pastane vitrini gibi göz zevkine oynayıp asıl işi yani tadı es geçiyor gibi. ben bu meseleyi bir küçük farkla artık pek de sorgulamıyorum çünkü o muhabbet döngüsü bana evdeki italyan usulü makineyle yapılan köpüklerin bile çok daha keyifli geldiğini gösterdi. hakkaten bazı mağazalar arabadan kalkan ekşi toprak kokusuna benzer bir yoğunluk veriyorken bu çekirdeklerle yüz bulmak ilginç doğrusu.