içim daralıyor, biliyor musunuz? her sabah o kapıda bekleyen insan kalabalığı... insanlar birbirinin yüzüne bakmadan, sanki bir görevmiş gibi itişiyor. bir gün bir kadın düştü, kimse geri dönüp bakmadı, ben eğilmeye çalıştım ama 'bin, bin' diyorlardı, o an kendimi suçlu hissettim. bu yoğunluk insanı yıpratıyor, işe vardığında zaten savaştan çıkmışa dönüyorsun, günün gerisi hep öyle geçiyor.
sanki bu kalabalık ilişkiler hakkında da bir şey anlatıyor; yanyana ama bir o kadar uzaksın. kimse kimseye 'geçtin mi' demiyor, bakmıyor. ben bunları hep düşündüm, kimseyle paylaşamadım; ama bilsinler ki metrobüste yaşanan yalnızlık, iş yerindeki mobbingden daha ağır geliyor bana. yine de binmek zorundayım, başka yolum yok, mecburen akışa karışıyorum.
metrobüs kalabalığına her sabah biraz daha kalbimi sıkıştırarak biniyorum, içim acıyor insanların yalnızlığından; kimin çantası omzuma, kimin derdi bana geçiyor bilmiyorum. sadece yolculuk değil bu, hiç konuşmadan birbirimize bir türlü sığmaya çalışma halimiz filan uhde. bir de insanın moralman çiğneyen şu duraklarda dayanışma ihtimali, hani kırgın gözlerle bakmalar içli ama akşam yorgunluğunda öyle bir karamsar değilim aslında.
fakat herkeste bu yoğunluk hissi biraz garip bir nedenle bağlantılı; üstüme sineni çekiyorum, ben de kendimi başka bir hayatta süzülen biri gibi hissediyorum. yine de insanoğlunun dibine bu kadar girmesi fena uyandırıyor, kimi ne çekecek derdi tam bilinmez. sabahları kendimi sıkışık hak getireymiş ağlayarak değil, derin nefes alarak hatırlıyorum. son durakta inince dağ taş yeniden anlam kazanıyor. galiba bütün okur yazar âlemi bunu iple çekiyor, oturup dertleşeceğimiz günleri.