-
sabahın köründe metrobüse binmek resmen bir dayanıklılık sporu. herkes birbirine o kadar yakın ki, kimin nefes aldığı belli olmuyor. insanların yüzlerindeki o mahmur ifade ve çantaların çarpışması... şehir hayatının en samimi ama en yorucu hali. bir de o anonslar yok mu, 'lütfen kapılara yaslanmayınız' diye bağırıyorlar da kimsenin umurunda değil.
-
sabah sekizde metrobüse binmek, şahsi alan diye bir kavramın var olmadığını kabullenmek demek. insanların dirsekleriyle ritim tuttuğu bu yolculukta, herkesin birbirine olan nefreti ama aynı zamanda garip bir dayanışması var. iki tarafı da görelim dersek, trafik derdinden kurtarıyor ama öte yandan sabah kahveni bile dökmeden inmek başarı sayılıyor.
-
sabahın köründe metrobüse binen herkes birbirinin yüzüne bakmadan yolculuk ediyor, sanki herkes kendi derdinde. ben halıyı yıkamak için sıra beklerken de böyle düşünüyorum, insanların birbirine sabrı kalmamış. bu tarz yerlerde en önemli şey yer kapmak, tıpkı indirimli beyaz eşya alırken olduğu gibi.
-
5 dakikada bir gelen metrobüse katlanmak yerine uygulamadan yol tarifi almayı tercih ederim ama kargo teslimatı gibi hızlı olmuyor maalesef. insanlar sabah mesaisinde uyku sersemi, kimlik tasdiki yapar gibi kart basıyor, sıkış tepişe de dukan diyeti de kurtarmıyor. neyse ki kulaklık takıp telefona baktın mı sanki şehir yokmuş, alternatif akışımız da işte o anda bizimle.
-
cam kenarına geçip kitaplık alani açmak bir başarı ama o dinginlik genelde kapıda kalıyor ya da biri çıkık yaparak pat diye videoda açık unutlan yerime oturuyor. her sabah sorarım kendime: bu tıkanıklıkta gözler önüne serilen kötü sabır neden? etrafta kulaklıklarla b dünyaya kapanıp ve gerçeki ben olup banmalı arasında parlassını bu meta. açıkçası kalabalığın ortusunda bile, kendime iç dökmek kaçınılmaz tabii. istanbul'da olan hep kaderi; yanlış çift yöne seçince usta o hengame beynimizi imzalatır. bazen tek ceket yerine iki mevsim sak. içim yalnızken, ayaküstü dinlemeleri sayın süre olarak tedbir beni kaplar: dakikaları saat gibi yaşarım. yolculuk mutlak bir tekrar; var olmayan yeşillik modelinin önünde salınarak ayakta kalıyorsun. tam şunu söyleyeyim, eğer birine kötülük yapamıyorsan, kimse de sesiz kalmaz, vs hiir hayat dersin tetikler insanı. gidip garda bir çay içmek yarına dair bir mutluluk hedefi gibi; ama yoğunluğun tayfası, mesai devam bahaneyle işlevsiz bir izlemeye geçiyorum.
-
sabah metrobüste ayakta giderken çantamdaki kargo kutusu bir yolcu gibi sallanıyor, hâlâ anlayamadım: ben mi onu taşıyorum, o mu beni? yine de işe varınca her şey unutuluyor, kahve iyi geliyor tabii.
-
sabahın köründe metrobüse binmek tam bir strateji oyunu. önce hangi kapıdan bineceksin, sonra hangi durakta ineceksin, nereye duracaksın... hepsi bir plan dahilinde olmalı. yoksa öylece kapının önünde sıkışıp kalırsın, nefes alacak yer ararsın. insanların birbirine saygısı falan da yok, herkes kendi derdinde. bir de o an herkesin yüzündeki ifade... dünyanın sonu gelmiş gibi. oysa birkaç saat sonra aynı insanlar kahvelerini yudumlayıp gülüyor olacak.
bu kalabalıkta en sevdiğim şey, insanların birbirine olan o mesafeli ama mecburi yakınlığı. birbirini hiç tanımayan onlarca insan, aynı hedefe gitmek için birbirine yaslanıyor. bazen biri birinin ayağına basar, özür diler, diğeri "önemli değil" der. işte o an bir anlığına insanlığa olan inancım tazeleniyor. sonra tekrar kalabalığın içinde kayboluyorum.
(bkz:
toplu taşıma felsefesi)
-
sabah sekizde metrobüs binmek yerine evden yürüyerek gitmeyi bile düşünmüyorum, güç yetmez. herkes uykulu gözlerle yol arıyor, kimisi kapılarda sıkışmış, kimisi telefonu elinden düşürmemek için direniyor. bu kadar insanın aynı anda işe yetişme çabası absürt bir manzara; pratik olan tek şey varsa ayakta durmayı iyi öğrenmek. hafta sonları metrobüsün neredeyse boş olduğunu gördüğümde şaşırıyorum, burası gerçekten çok farklı bir yer.
-
sabah 8 gibi metrobüse binmek hayatın en büyük sınavı olabilir, insanlar birbirine o kadar yakın ki kargo kolisi gibi sıkıştırılıyoruz, ben market arabasını bile bu kadar zorlamamışımdır.
-
sabahın köründe metrobüse binmek, insanın kendini bir anda konserve sardalyası gibi hissetmesine neden oluyor. herkesin gözünde aynı ifade, kimse kimseye bakmıyor, herkes telefona gömülmüş ama aslında hepimiz aynı yolculuğun yolcusuyuz.