• bugün (175)
  1. en sinir bozucu kısmı, gece yatağa girdiğinde tavanı izlemek. sanki içinden bir ses sürekli 'bugün şunu dedin, ya yanlış anlaşıldıysa' diyor. iş yerinde mobbingin dozu kaçtı mı direncin tükeniyor, bir de üstüne herkes 'gülümse' diyor sanki bu bir şeyi çözüyormuş gibi. yazınca biraz hafifliyor ama o hafiflik de sabaha kadar sürmüyor. biliyorum yalnız değilim ama nedense yalnız gibiyim. kimseye söyleyemediklerim buraya.
  2. anksiyete çoğu zaman bir siren değil, camdan dışarıyı izlerken içinden geçen "ya bir şey olursa" fısıltısıdır.

    şehir hep aynı hızda akar, sen ise o akışın içinde nefesini tuttuğunu en sonda fark ediyorsun.
  3. yanında en sevdiklerim varken bile içim kıyılırken anlatmaya çalışıyorum ama laf bir türlü toparlanmıyor. en zoru bu değil, kimsenin görmediği bir yerde kalbin hızlandığını sen biliyorsun ya işte bütün mesele o.

    gün içinde öyle başarılı görünüyorum ki sabaha kaçacak bir yer bulamamaktan korkuyorum. e, en nihayetinde vücut seninle aynı fikirde olmuyor değil mi?
  4. anksiyeteyi tek taraflı anlatmak haksızlık olur, bir yanda seni felç eden tarafı var bir yanda seni ayakta tutmaya çalışan tarafı. neticede herkesin beyni bir tık gergin çalışıyor ama herkes aynı şekilde göstermiyor. kendini kandırmadan bak çünkü iki tarafı da gören daha kolay başa çıkar.
  5. kırkından sonra hortlar bu, sakın 'ben soğukkanlıyımdır' demeyin. emekliliğin yaklaştığı dönemde başlıyor insan yarını düşünmeye, sonra bir bakıyorsun kendini gecenin ikisinde 'acaba e-devlet şifremi unuttum mu' diye düşünürken buluyorsun. ha siz onu anksiyete sanıyorsunuz, ben ona bürokrasiyle ömür tüketmek diyorum, benim kadar dosya doldurmamış birine kolay gelir bunlar.

    doktor doktor gezip ilaç yazdırmaktan bahsetmiyorum bile, üç ay randevu vermeyen sistemin adı ruh sağlığı erişimi oluyor. elden ne gelir, başımıza tanrı ne verdiyse sabırla içe ata ata yaşayacağız. işte asıl soru da şu, bu kadar telaşı kim çıkardı, neden rahat rahat yemek yiyemiyor bu memleket diye sorarlar adama...
  6. ayol ben bunu bizzat yaşadım söylüyorum, arçelik'e gidip tamir işiyle uğraşırken bile atak geçiriyordum, öyle sanıldığı gibi abur cubur yemek ya da yatmadan önce telefon bakmak değil mesele, biraz yürüyüş biraz uğraş biraz da kendi kendine 'ben denedim gördüm' demek lazım, siz yine de hafife almayın tatlılar.
  7. bazen taşındığın yeni semtin sessizliğinde bile insan kendi kalp atışını fazla duyuyor, sanki şehir dışarıdan sakin ama içeride bir şey hep tetikte. ben de o pencere kenarında oturup geçen arabaları sayarken anlıyorum ki bu his geçmiyor, sadece biraz yavaşlıyor.
  8. odadan çıkarken arka arkaya üç kez ışığı kapatıp kontrol etmek, sonra camdan bakarak dışarıda nasıl bir insan olduğunu hayal etmek gibi bir şey. şehir kalabalık olsa da yalnızlığını en çok buralarda hissettiriyor bana.
  9. bu işin ilacı da var terapisi de ama asıl mesele insanın kafasında kurduğu senaryolar. ben gençliğimde çok derdim, şimdi bakıyorum da 'ne olacaksa olsun' deyip geçmek en garantili çözümmüş, tabii herkesin bünyesi aynı değil.
  10. iki tarafı da görelim; anksiyete bazen hayatı frenleyen bir el, bazen de tetikte olmanı sağlayan bir bekçi, ama fazlası kapalı kutu gibi düşünüldüğünde içindeki her şeyi karartıyor.