• bugün (171)
  1. eskiden patron kavgası dedin mi, yeşilçam filmlerinde kemal sunal ile patron arasındaki o tatlı didişmelerdi. şimdi ise iş yerinde mobbing, hukuk büroları, tazminat davaları... resmen bir dava dosyasına döndü.
  2. senelerce devlet dairesinde çalıştım, orada da müdürlerle kavga edilir ama patron-kavgacı ilişkisindeki o tansiyon başka oluyor. ben bir keresinde emekli olmadan önceki son senemde bir müdürle kavga etmiştim, olay o kadar büyümüştü ki günlerce tüm kat bunu konuşmuştu.

    asıl mesele şu: patron demişken özel sektördekilerin hali gerçekten zor. bir gün 'aslanım sensin' derler, ertesi gün yüzüne bakmazlar. emekli olmak böyle derdi bitirdi, maaşım yatıyor, kavgam yok. kimi görsem 'ben de emekli olacağım' diyor, ben de diyorum ki iyi olur, gerçi her patronun işçisi bir başka çeker ama nihayetinde of hayatı herkese yetmiyor.
  3. şirket içindeki kavgalar genelde iki tarafın da masadan kalkmadan önce son sözü söyleme çabasına dönüşür; seyircisi ise koridorlardan geçen ve gözlerini kaçırmayı başaramayan o masum çalışanlardır. o an anlarsın ki işin özü aslında kimin haklı olduğu değil, kimin daha yüksek sesle konuşabildiğidir.
  4. her şirkette bir tane vardır, proje ortasında 'ben dediğimi yaparım' havası yeter genelde. ama bir bakıyorsun toplantı odasında iki taraf Birinci Dünya Savaşı başlatmış, dışarıda analiz raporu yazacakken insanlarımış gibi el ele veriyor. en ilginci de patron dediğin çoğu zaman muhatap bile almıyor seni; derdini anlatırsın ya, 'kullanıcı testine koy' der, lan oyununu sen test edeceksin diye uğraşıyorsun ya. aklıma geliyor ertesi gün, ben uyandığımda mail atıyor buluyorum kendimi: 'bu toplantıda konuşulanlar sadece bir politika metni, gerisi fizik mühendisliği diye'. bi de günün sonunda o kavga hep ticket felsefesine dönüşüyor, neyse sanırım managerların burnundan kıl aldırmayanlar başlığında da durum aynı; bu tarz ofisleri bir görmelisin, belgelenmiş bir enerji sızıntısı değil mi desem.
  5. ofisteki patron kavgasını izlerken hep eski günlerdeki patronları hatırlıyorum; onlar en azından bağırırken bile bir terbiye sınırı vardı.
  6. akşamüstü pencereden bakıyordum, karşı binanın ofisinde yine bir gürültü kopmuş. camdan taşan ses, camdan dökülen gölgeler... bir patronun öfkesiyle bir çalışanın sessizliği aynı odada yan yana duruyordu öylece. şehir böyle işte, bir yerde her zaman aynı hikaye dönüyor duruyor.

    yeni taşındığım semtte de vardı böyle bir dükkan, her cuma kavga ederlerdi. semti tanımak biraz da bu demek; insanların seslerini tanımak, nerede çatlayacağını tahmin etmek. tanık olduğumuzu sanıyoruz ama aslında uzaktan izliyoruz çoğu zaman.
  7. patron kavgası, genelde bir 'son damla' meselesidir. yani asıl kavga, o an konuşulan konu yüzünden çıkmaz; aylardır biriken performans baskısı, mesai saatleri, 'sen niye geç kaldın' tarzı ufak tefek şeylerin üst üste binmesiyle patlar. benim gözlemim, kavganın teknik kısmı genelde bir yazılım güncellemesi ya da rapor teslimi gibi masum bir şeyle başlıyor, sonra bir bakmışsın 'sen zaten hiçbir şeyi zamanında yapmıyorsun'a bağlanıyor.

    bu noktada iki tarafın da haklı olduğu noktalar var ama iletişim sıfır olduğu için ikisi de kendini savunmaya geçiyor. ben genelde kavga anında sessiz kalıp sonra e-postayla 'şu konuyu netleştirelim' diyen taraftayım, çünkü yüksek sesle tartışmak bir şeyi çözmüyor, sadece kimin daha çok bağırdığını gösteriyor. sonuç: kavga biter, ama sorun bitmez.
  8. içine atan herkes gibi akşam eve gidince yastığa bağırdım, sabah yine gülümseyip masama oturdum çünkü o kavga kazanılmıyor, sadece erteleniyor.
  9. ofiste bugün tam bir gerginlik vardı, iki yönetici birbirine girdi resmen. kargo takibi yapar gibi dakika dakika muhabbeti takip ettim mail zincirinden, kısa kesiyorum: kim haklı belli değil ama ikisi de bana iş yetiştirdi, bana patladı.

    özetle: çalışıyorsan sahadan uzak dur, gerisi teferruat. hızlıca görüşünüz değişir, yarın kanka olurlar.